Ahmet Ali Arslan ile Müzik Üstüne

Ahmet Ali Arslan, buraların müziklerine selam çakan besteleri ve akustik tınısıyla kısa zamanda kalbimizi fetheden genç müzisyenlerden. İlk EPsi “Su Akar Deli Bakar”ın ardından ikinci EP “Bahara Övgü”yü çıkarmaya hazırlanan müzisyenle dinlediklerinden, yaptıklarından ve yapacaklarından konuştuk.

 

Ahmet Ali Arslan kimdir, neler yaptı bugüne dek?

İstanbul’da büyüdüm. 11-12 yaşlarında davul dersleri aldım. Sonra evde davula yer olmadığı için gitara geçiş travmam oldu ☺ Ondan sonra çoğu genç gibi klasik gitarda Metallica vs çalmalar derken elektro gitara geçiş… Lisenin başlarında lisemdeki müzik öğretmenim sınıfa Yansımalar dinletmişti. Baya etkilendim o gün, sanki hayatımda eksik olanın bu çeşit bir duygu olduğunu düşündüm. Biraz ney üflemeye başladım. Biraz Erkan Oğur dinlemeye de başladım, ama asıl buranın müziğini dinlemeye başlamam yurt dışına gittiğimde oldu.

New York’a okumaya gittim ve oradaki radyoda (WKCR) buranın müziğini sunmaya başladım. O benim kafamı bu tarafa çevirdi bir şekilde. Hayatımın da kötü bir dönemiydi, yalnız olduğum bir zamandı. Hayatımda ilk kez parçaların sözlerini dinlemeye başladım ve bana dokunmaya başladı. Sonra perdesiz gitara başladım ve Cenk Erdoğan’dan bir süre ders aldım.

O sıralar kendi kendime besteler yapsam da asıl bağlandığım şeyler daha sonraları çıkmaya başladı. Perdesiz gitar da etkili oldu, çıkış noktası olarak melodi ile beste yapmaya başladım. Bunları Cenk ağabeye götürünce o da gaz verdi.

Daha fazla müzik dinlemeye başladım. Bir yandan o radyoda dünya müziği kısmının başına geçtim. Festivaller, kütüphane çalışmaları derken kulağım pişti biraz. Açıkçası ailemden duyarak öğrendiğim bir müzik kültürü değil bu. Evde Timur Selçuk, Tanju Okan falan dinlenirdi; bir yandan özellikle annem The Beatles, The Who, Simon & Garfunkel gibi şeyler sever dinlerdi.

2014 yazında Türkiye’ye döndüm ve ilk kez o zaman sondcloud üzerinden demo parçalarımı paylaşmaya başladım. İlk olarak Sofar beni bir grup oluşturmaya itti, belli bir görünürlüğümü sağladı. Ondan sonra gelsin gruplar konserler…

Senin bir müzisyen ve müziksever olarak en çok dinleyip etkilendiklerin kimler oldu bu süreçlerde?

Erkan Oğur öncelikle, bir dönüm noktası olarak. O çiğ halini pek de dinleyemediğim Türk halk müziğini, yaptığı düzenlemeleri ile bana ilk kez dinleten sound onunkiydi. Bundan çok etkilendim ki bu zaten perdesiz gitara dönmemden de belli. İşin klasik Türk müziği tarafına girmemde Derya Türkan çok etkili oldu. Murat Aydemir ile Ahenk projeleri, İncesaz, Sokratis Sinopoulos ile olan albümü…  Ara Dinkjian var tabi ki, The Secret Trio…

Rock müzisyenlerinin hiç etkisi olmadı mı?

Oldu tabi. Duman var mesela. İstanbul’a dönmeye Darmaduman albümünü dinleye dinleye karar verdim – İstanbul’da böyle bir müzik yaşıyor… Bir diğer kıvılcım da Fatih Akın’ın Crossing the Birdge’ini eşe dosta izletirken defalarca izlemiş olmam bu arada.

Müzikal olarak tam bir dönüm noktası düşünemiyorum, ama Doublemoon soundunu severim – daha doğal tınlayan projeleri özellikle. Örneğin; Selim Sesler’in “Oğlan Bizim Kız Bizim” albümü… Onun kökünden, özünden dönmeksizin bir geleneksel müzik olarak, aynı zamanda yapımcılığının ve sonucun da bu kadar genç olması aslında bu sound ile kast ettiğim.

Müzik yapmaya başladıktan sonra kendime “Ben bunu hayatım boyunca yapacağım ve hayatımın merkezine alacağım” dediğim bir an oldu. Geçtiğimiz sene Boğaziçi Üniversitesi’nde Onnik ve Ara Dinkjian’ın konserine gitmiştim. Konserin ortalarına doğru bir zurna davul girdiler, seyirci aklını yitirdi. Eller kollar atmaya başladı, Onnik’in “oturmaya mı geldik!” falan demesiyle değil, kendi kendine halaya kalktı millet. Çok da güzel bir seyirciydi. Olduğum yer ve zamanın önemli ve güzel olduğunu yoğun bir şekilde hissettirdi bana. Bu kadar ortak duyguya sahip olduğum insanla birlikte olduğum yerde daha fazla şey değiştirebilirmişim gibi geldi. Bir yandan o salondaki özgürlüğün bu kadar nadir olması – özellikle kadınlar için – bir yandan da müziğin insan ayrımı yapmadan benim dilimin anlatamayacağı kadar derin bir yere dokunması… Tamam dedim ben buna, burada vereceğim hayatımı.

Son yıllarda Türkiye’de kendi müziğini kendi olanaklarıyla yapan çok fazla müzisyen ve grup var olmaya başladı. Sen de aslında bunlardan birisin sanırım, neler düşünüyorsun bu konuda? Bu insanlar nasıl yapıyor, neler oluyor?

Burada zalim bir eşitsizlik var. DIY* artık kolay oldu, eyvallah, ama bir yandan daha güzel işler kadar çok vasat işler de var. Acı olan ise bunların devam ettirilebilirliğinin, gerçekten bir anda bir şekilde patlamadıysan, müzik dışındaki maddi durumunla alakalı olması. Müzik esnaflığını da bahsettiğimiz özgün müzik uğraşından ayrı tutuyorum. Müziğe ve bir sürekliliğin sonunda bir yere ulaşılabileceğine inanıyorum. Ama bu süreklilik, onu yaparken para kazanılabiliecek bir şey değil. Yaptığın müziğe göre belki varacağın yer bile para kazanılabilecek bir yer değil. Benim yaşımda, benden daha iyi müzik yapabilecek olan ama imkanı olmayan, ya da istemediği müziklerle uğraşan çok insan var. Bu yüzden kendi istediğimi kendi tempomda yapabilmemin benim için bir lüks olduğunun farkındayım.

Ama bu sanıyorum ki ülkemizin şartlarından ötürü…

Öyle. Ama dünyada da çok farklı değil durum aslında. New York’ta da benzer örneklerini gördüm. Mesela avangart bir şeyler yapılıyorsa orada da çok zor.

Şu aralar neler yapıyorsun ve gelecek planların neler? Ya da daha uzun vadeli hayallerin veya ütopyaların var mı?

Ütopik kaçan düşüncem yok benim, her şeyin organik ve yavaşça olması beni mutlu ediyor. İşin doğallığını kaybetmemesinin tek yolu oymuş gibi geliyor. Misal Harbiye Açıkhava’da çalmayı çok isterim hayallerden bahsetsek, ama şu an hazır değilim, farkındayım. Belirli bir tempoda kendimi geliştirmeye çalışıyorum hem yapımcılık hem icra konusunda.

“Bahara Övgü” diye 3 şarkılık bir EP çıkarıyoruz şu aralar. Albüme hazırlık gibi düşünülebilir. Bu EP’nin yapımı biraz daha farklı oldu, daha farklı enstrümanlar var, bir tık daha düzenlenmiş bir sound.

“Bahara Övgü”de “Zeytinyağlı” diye yeni bir şarkı olacak. “İçimde Bir Dağ” ve “Dünya Vakti Geldi” var daha önceden çaldıklarımızdan. Albümde Çetin Eren akordeonda, Daro Behroozi klarnette, Burak Irmak da klavyede konuk oldu. Grupta Ozan Sarohan buzuki çaldı, Rana Uludağ davula yakın bir vurmalı seti çaldı, Ozan Kısaparmak bas çaldı, ben de akustik gitar çaldım ve vokal yaptım. Bunu en geç mayıs ortası gibi, insanların içindeki bahar kelebekleri ölmeden çıkarmak istiyoruz.

Bu arada bir yandan İTÜ MİAM’da ses mühendisliği eğitimine devam ediyorum. Bir yandan da Açık Radyo’da yaklaşık bir buçuk yıldır yaptığım “Türlü” programı devam ediyor. Pazar akşamları 7’de bekleriz: buranın müziklerini, bilmeyen ya da yeni keşfeden insanlara sunmaya çalışıyoruz Ozan Sarohan ile.

low jpeg

Ahmet Ali Arslan’a teşekkür ediyor ve “Bahara Övgü”yü sabırsızlıkla bekliyoruz.

Ahmet Ali Arslan’ı  Facebook,  YouTube  ve  SoundCloud üzerinden takip edebilirsiniz.

 

DIY* : “do it yourself”